🍸 Hayat Herşeye Rağmen Devam Ediyor
Hayatdevam ediyor derken sanki yorgunsun bir sıkıntı var. Ama evet herşeye rağmen hayat devam ediyor. Nice mutlu günler dilerim. 3+ yıl önce mervesu. 3 0.
Birbalta indirildi, içimden bir ağaç köküyle devrildi. Gözlerimden akan yaştan belli değil mi, içim kanıyor. Özlem bir bulut gibi sarıyor beni, kuşatıyor . Seni sevmek bir sonsuzluk gibi büyüyor içimde. Haftanın her gününe, geçen her saate senin adını verdim.
Yılların geçtiğini ve hayat herşeye rağmen devam ediyor mottosunun doğru çıktığını görüyoruz. Kız büyümüş, baba işinde gücünde. Parfüm şişesinden izleyoruz önce adamı, sonra buğulu bir camda, ve başka bir camda yansıması kızıyla.
Herşeye rağmen hayat devam ediyor. 17 Nisan 2017, 18:40 Okuma: 2824. Kimisi “Rejim değişiyor diktatörlük geliyor” diyerek karşı çıktı, kimisi “Bu sistem ülkenin önünü açacak” dedi ve desteklediğini açıkladı. Herkesin görüşü çok değerlidir, kutsaldır.
SolYanım. 137,613 likes217 talking about this. Solumda sen varsan, hersey tamam.
Her Şeye Rağmen Sözleri. Her şeye rağmen gülüyorum. İşte bu huyumu çok seviyorum. Bazı insanlar, hayatın her şeye rağmen güzel olduğunu hatırlamak için vardır. Her şeye rağmen aşka inanıyorum, sana rağmen. Şahin Babat. Nazik olmak için bir gülümseme beklemeyin. Sevmek için sevilmeyi beklemeyin. Hayat bir ayna gibidir.
1VPd. "Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara Bir gül parasına satardı." - Didem Madak, Kalbimin En Doğusunda "Çingene çocukların gülleri mor olmadı Aşka bunaltıları onlar getirmediler." - İsmet Özel, Seni Olan Yenilgi Doğduğumdan beri İstanbul'da yaşıyorum. Bebekliğimden itibaren 30 yılı aşkın bir süredir sakini olduğum semtleri şöyle sıralayabilirim Cerrahpaşa, Avcılar, Kocamustafapaşa, Ayazağa, Acıbadem, Küçükçekmece. Her birinde farklı bir iklim, farklı bir fotoğraf vardı ancak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Cerrahpaşa-Kocamustafapaşa arası ile Acıbadem-Üsküdar arasının bendeki yeri tarifsizdir. Lise yıllarımda sevemediğim Yahya Kemal'i anlamaya başlayıp sevmeme, şehir düşüncesine olan merakıma, “Şerefü’l-mekân bi’l-mekin" sözünün manasını kavramama ve Sadettin Ökten'e olan düşkünlüğüme yine bu semtler 'aracı' olmuştu. Bunca ikametgah değişimi şüphe yok ki yeni yerler görmemi sağlamış, farklı ilgi alanları ortaya çıkarmıştı. Mezar taşları, çeşmeler, eski dükkanlar, tekkeler, türbeler, kahvehâneler, çay ocakları, tatlıcılar... Derken ne oldu? Bir şehrin yahut bir semtin tarihine merak duymanın hemen peşinden tarihle, coğrafyayla, kültürle, sanatla hemhal çok ciddi bir mesai ortaya çıktı. Kitaplar, dergiler, ihtiyarlar, gençler, çocuklar, söyleşiler, sazlar, sözler... Sokakla, mahalleyle daha fazla, hatta kesintisiz bir irtibatımın olduğu yıllarda annelerimiz daima bir tembihte bulunurdu Tanımadığından bir şey alma, çingenelerden uzak dur. Evvela mahallede tanımadığımız birileri pek yoktu, olursa da 'doğal güvenlik görevlileri' olan mahalle abileri gereken içtimayı yapar, şahsın GBT'si çıkarılır ve fazla gürültü etmeden mesele halledilirdi. Özellikle bazı semtlerde yabancı birinin sokaktan geçmesinin dahi mümkün olmazdı. Bu hâlâ bazı İstanbul semtlerinde geçerlidir. Zaten bizde yabancıya kız verilmez, yabancıyla görüşülmez, yabancıdan alışveriş yapılmazdı. Tanıdıklık, komşuluk mühimdi. Semtlerin arada bir görünüp kaybolan, sokaklarına girerken son derece temkinli olan bir yüzü de çingenelerdi. Onlar genellikle bir şeyler satar, hurdalar alır, atını dinlendirir yahut sokak çocuklarıyla sohbet ederdi. Bu son söylediğim, aileler tarafından tehlikeli bulunurdu. Ivırmak kıvırmak yok, çoğu zaman da haklılardı. Özellikle Avcılar'ın Deniz Köşkler Mahallesi'nde çok fazla çocuk kaçırılmış ancak kısa bir zaman sonra bulunmuştu. Çingeneler acayip bir biçimde korku unsuruna çevrilirdi bilhassa anneler tarafından Kolunu kırıp dilendirirler, dondurma verip kandırırlar, güldürüp kaçırırlar... Bir de bunun okulla ilgili tarafı vardı Teneffüslerde arkadaşlarından ayrılma, okuldan çıkarken çingenelerle göz göze gelme, onlara para verme... Kariyerle ilgili olan tarafını da söyleyeyim mi? Mesela Karnende bir zayıf olsun seni Sabit Usta'nın yanına veririm!.. Bu Sabit Usta istisnasız her semtte vardır. Kaportacıdır, yaşlı ve aksidir. Her zaman suratında motor yağı olur. Eli kolu simsiyahtır. Kendisi de arkadaşları da çingenedir. Kaportacılar âleminde saygın bir kişiliktir. Dolayısıyla derslerine çalışmazsan ilk çıraklık deneyimin biraz tehlikeli olabilir! Yine çocukluğumda sık sık Trakya ve Ege ziyaretleri yapardık ailemle. Akraba, eş-dost. O yollar çok keyifliydi. Özellikle Şarköy ve Mürefte yollarıyla Ayvalık'a giden yollar. Oralarda romanlar ortaya çıkardı. Çingene ve roman? Gel de işin içinden çık. İkisi de benziyor birbirine. Yoksa benzemiyor mu? Çocukken bu ayrımı yapmak güç. Nitekim Derya Koptekin de bu ayrımla fazla boğuşmamak bir şey yapmış kitabında; "Çingene/Roman" demiş. Doğru mu değil mi o kadarını bilemem ama okumayı kolaylaştıran bir çözüm. "Biz Romanlar Siz Gacolar", Haziran 2017'de İletişim Yayınları tarafından neşredilmiş bir kitap, taptaze yani. 2008 yılından beri İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde psikolog olarak görev yapan Koptekin, çingene/roman mahallelerindeki çocuklarla sıkı temas hâlinde. Birçoğunu öğretmeni ve doğal olarak ablası, hatta yarı annesi. Yazarın çingene/roman çocuklarıyla bu teması, ailelerini de az çok tanıma imkânı vermiş. Yaptığı grup terapilerinde her çocuğa söz hakkı vermiş, kısa sorularına gerçekçi cevaplar almış. Zaman zaman anneleri de gelmiş, tüm samimiyetleriyle anlatmış hikâyelerini. Çingene, roman, gaco kimdir? Neden birbirlerini severler yahut sevmezler? Kürtlerin bu karmaşıklıktaki yeri neresidir? Çalışma şekilleri, mahalleleri, evleri, evlilikleri, ayrılıkları, askerlikleri, kına geceleri, sünnet düğünleri, ayrımcılık, önyargılar ve çocukların gelecek hayalleri... Mustafa Aksu, Türkiye'de Çingene Olmak kitabında "Son 20 yılda kimliğini gizlemek imkânı olmayan ünlü sanatçı Çingelerin, kendilerini etnik köken ismiyle ilgisi bulunmayan Roman! olarak tanıttıklarına şahit oluyoruz" der. Yazılı basında da genellikle Çingene sözcüğünden kaçınılır, onun yerine Roman kullanılır. İlginç olan, üniversite öğrencilerinden ihtiyarlara kadar Roman ve Çingene sözcüklerinin hangi anlamları? karşıladığı hâlâ kocaman bir muallak. Derya Koptekin, kitabına bu minvalde bazı araştırmaları da eklemiş. Mesela İzmir menşeli online psikoloji dergisi ONTO'da yer alan bir araştırma sonucuna göre Roman denince akla gelen ilk sözcükler şöyle Müzik, esmer, çiçek, dans, göçebe. Çingene denince akla gelen ilk sözcükler ise şöyle Dans, eğlence, müzik, esmer, çiçek, kırmızı. Ne demiştik, bir de gacolar var. Onlar kim mi? Şehirliler. Evi, arabası olan ve mutlak zengin. Çingene/Roman çocukların bir çoğu gacolara özeniyor. Ama yeri geldiğinde onların kendilerini hor görmelerini kabullenemiyor, bir küfür sallıyorlar. Yine de yoksulluktan onları kurtaracak ilk semboller arasında ev, araba var. Çalışma koşulları açısından çok farklı mecraları olmuyor Roman/Çingenelerin. Kadınlar temizliğe gidiyorlar, erkekler de düğünlere, pavyonlara gidiyorlar müzik yapmaya. Bunların dışında elbette uyuşturucu satanı da var hırsızlık yapanı da. Pamuk tarlalarında çalışanların sayısı gittikçe azalırken robotlaşıp insan gücünden vazgeçen fabrikalar sebebiyle işsiz kalanlar da bir hayli fazla. Açık biçimde fakir bir sınıfı temsil ediyor Roman/Çingeneler. Fakat yoksulluklarını "o kadar da değil" hâline getiren çocukça ama samimi yorumları da her zaman var. 12 yaşındaki Hakan "Biz mesela zengin değiliz, ama babamla abim para biriktire biriktire, çalışa çalışa plazma aldı. Bilgisayarımızın kasası bozuldu... Bilgisayarımız var, plazmamız var" ile açıklıyor yoksulluğunun göze batmaması gerektiğini. Burada Koptekin, Richard Sennett'in ABD'li fırın işçileriyle ilgili söyledikleri arasında bir paralellik kuruyor "Kişi kendisi olduğu için saygı görmek ister. ABD'de sınıf kişisel karakter meselesi olarak algılanır. Dolayısıyla bir grup fırıncının %80'i "Ben orta sınıftanım," dediğinde, onların asıl cevap verdiği soru ne kadar para ya da nüfuz sahibi oldukları değil, kendilerini nasıl değerlendirdikleri sorusudur. Yani asıl cevap, "fena değilim"dir." [sf. 112] İlerleyen sayfalarda, Heidegger'ci söylemle çocukların bu 'acımasız iyimserliği'nin altında modernleşen şehirlerde kentlerde sıkça gördüğümüz yeniye, mala ve mülke olan tutkunluk var. Yeniye ulaştıkça fakirlikten, yoksulluktan sıyrıldıklarına inanıyorlar. "Bauman, çağımızda yoksul olmanın değişen anlamından söz ederken, "Yoksul olmak bir zamanlar anlamını işsiz olma durumundan aldıysa, bugünkü anlamını esas olarak yeterince tüketmiyor olma durumundan almaktadır," diyor. Ona göre, tüketim toplumunun yoksulları "defolu tüketiciler"dir. Bu tespitler, çocukların yoksulluklarını tüketim mallarına sahip olmamaları üzerinden açıklıyor olmaları ile de uyumludur. Büyü yapabilen bir dizi karakterini çok sevdiğinden söz eden Yunus Emre 9, kendisinde de büyü gücü olsa ne yapmak isteyeceği sorusuna "Motor, araba, ev isterdim," diye yanıt veriyor. Yunus Emre'nin bu tüketim mallarını büyü ile elde edebileceği şeyler olarak anması, çocukların içinde yaşadığı yoksulluğun boyutları hakkında fikir veriyor." [sf. 174-175] Çingene/Roman çocuklarının anlattıklarında, yoksul bir mahallede büyümenin tüm acımasızlığının dürüstçe aktarılmasını sağlıyor Koptekin'in bu araştırma kitabı. Kimlikleri, çalışma şekilleri, toplumsal konumları, her yerde kendi dillerini argo kullanmaktan hiç kaçınmamaları, birbirlerini dövüp sevmeleri, kız kaçırmaları, sosyal haklara erişim konusunda yaşadıkları büyük çaresizlikler koca bir merak konusu iken meselelerin tam da içinden anlatıyor Koptekin "Bir gün, ders programına uygun olarak dersini sürdürmek isteyen öğretmenlerinden birine Nergiz, "Aman be, ne bayık karısın, hep ders, hep ders!" diye serzenişte bulunmuş; başka bir günse ikinci sınıfa geçtiği hâlde henüz okuma yazma öğrenememiş olan Yunus, derste "e" harfini çalıştıkları esnada sıkılıp öğretmenine "Aman be, sokayım e'ye!" demişti." [sf. 192] Onların hayatlarında yalnızca darbuka, roman havası, kırmızı ve et yok. Hatta et belki de hiç yok! Keşfedilmesi gereken bir tarihleri bile yer bulamıyor kitaplarda. Oysa ne çok çare bulmaya başlanabilir, hepsi gülen ve gülmekten vazgeçmeyen Çingene çocuklarla... Yağız Gönüler
Değişimlere direnmek yerine, teslim olmak. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? Bir çoğunuz Şems-i Tebrizi’nin bu sözünü bilirsiniz. Değişime direnmek yerine teslim olmak. Zaten olması gereken olmuyor mu? O zaman neden bu oldurma çabamız? Zorlamalarımız? Israrlarımız? Beklentilerimiz? Hayatla ile akmak, olanı görmek, biraz cesur adımlarla ilerlemek sizce ne demek sahi? Bugün kendinize biraz vakit ayırmanızı ve bu sorularla biraz başbaşa kalmanızı hatta bir adım daha ileri gidip kendinizle sohbet etmenizi öneriyorum. Siz soruları çoğaltabilirsiniz. Serbest kürsü orası. Bu arada hiç kendinizle sohbet ettiniz mi? Saçma gelebilir bir çoğunuza… Ta ki deneyimleyene kadar. Ya da en son ne zaman ettiniz? O kadar çok uyaran, dış etken var ki günlük hayatımızda kendimizle kalmamıza mani olan. İşimiz, iş arkadaşlarımız, çocuklarımız, ailelerimiz, ülke ve dünya gündemi liste uzar da uzar. Ve biz bu gündemler içinde savrulur dururuz. Düzen böyle deriz. Sana mı kaldı deriz. Elalem ne der deriz. Şimdi size bir soru daha. Bir yıl öncesine gidin. Bu makale sizi ne zaman bulur bilemem ama denk geldiğiniz zaman diliminden bir yıl öncesine gidin lütfen. Sana son bir yılı yeniden hediye ediyoruz, hadi bakalım diyorlar. Neyi yada neleri farklı yapardınız? Neyi ya da neleri değiştirirdiniz? Davranışlarınıza bir bakın? Kararlarınıza? Herşeye rağmen neyi ya da neleri tutacağınıza bir bakın. Yıllar önce konfor alanı, kontrolcülük, detaycılık, mükemmelliyetçilik alanında bir eğitimde “herşeyin bir sonu/sonucu vardır. Her sonuç hoşunuza gitmeyebilir ama sonuçlanır.” Denmişti. Şimdi bir düşünün bügüne kadar hiç sonuçlanmayan bir konu oldu mu? Ve asıl konu; direndikleriniz ve akışta kaldıklarınız arasındaki farka bakın. Hangisi sizin için daha kolay, anlamlı ve istenilen sonuçtu? Herşeye rağmen umuda sıkı sıkı sarılmak. “Sadako”yu okurken bu cümle çok etkilemişti beni. 1943 ile 1955 yılları arasında Japonya’da yaşamış olan küçük bir kızın gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor kitap. Kitabın arka kapağında “…. Umut etmeyi unuttuğum zamanlardan utandım. Uçurumun eşiğine gelinse bile nasıl yaşanacağını bilmediğim için utandım. Bence tüm yetişkinlerin, umutlarını kaybetmiş, çocukluğunu öldürmüşlerin okuması gereken bir kitap diye ifade ediyor Zephyra. Umudumu kaybettiğim, uçurum kenarına geldiğim anlarım oldu benimde! İlginç bir tecrübeydi. Küçük bir kasabadan büyük bir şehre göç, dilini bilmediğin bir ülkeye gidiş, anne-baba kaybı gibi konular sıralanabilir elbet. Her birimizin hikayesi kendine özel, kendi gerçekliğinde bir o kadar kıymetli. Kimine göre tekamül. Hakikat şu ki; her birimizi herşeye rağmen tutan bir iç gücümüz var. Aldığımız onca eğitim, danışmanlık, koçluk vb kendimizi bulmaya ve yolda kalmaya iten işte o iç gücümüz. Farkındalıklarımız her geçen gün artıyor. “Hayatımı gerçekten böyle mi yaşamak istiyorum” sorusu çokca gündemimizde mesela. Yaş almakla da direk ilintili bence! Trajedi, hayatın kısa olması değil; çoğu zaman geriye dönüp baktığımızda gerçekten önemli olanı görememiş ve yaşamamış olmamızdır” diyor Elisabeth Kübler-Ross. Herşeye rağmen sağlıklı olmak, herşeye rağmen mutlu olmak, herşeye rağmen cesur olmak, herşeye rağmen şefkatli olmak, herşeye rağmen adil olmak, herşeye rağmen özenli ve zarif olmak, herşeye rağmen hayat olmak. Farklı olma cesareti ile başkalarının eleştirilerine aldırmadan yapmak istediğin bir konuda maharet kazanmak aslında kendimiz olmaktan gelmiyor mu? Bazen de değişmekten gelmiyor mu? Değişim gerçekten cesur bir adım. Düşünsenize artık bazı şeyleri farklı yapıyorsunuz. Mazeretleri hayatınızdan siliyorsunuz. Değişime izin verdiğimizde olan beni, bizi görmek öyle keyifli ki… Mesela “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olanı… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan” diyor Charles R. Darwin. Benlik bilincinden biz olmaya geçiş de işte o umut ve inançla oluşuyor, çoğalıyor. Önce kendimize sonra çevremize gösterdiğimiz özenle. Tabii ki bazen canımız acıyor, ama düşe kalka büyümüyor muyuz? Ben bu halimle ne yapabilirim ki? Benden olur mu? Soruları bizi yolumuzdan alıkoyan diğer sabotajcılar olabilir mi sizce de? Bu farkındalıkla baktığınızda, kattığınız güzelliği, faydayı inanın görüyorsunuz. İyi niyet, alçak gönüllük, şefkat, zarafet, cömertlik serde varsa inanın oluyor, hem de çok güzel oluyor. O nedenle de, inanmak gerçekten önemli. Şöyle bir bakın lütfen, inanarak isteyerek neler neler yaptınız, nelerin üstesinden geldiniz? Nasıl bir güzellik kattınız kendinizden? Kendinizi, değerlerinizi, yapabildiklerinizi küçümsemeden azımsamadan ne kadar çok harekete geçtiniz mesela? Yapmam dedikleriniz, benden olmaz dedikleriniz! Hepsi bir bir olmadı mı? Hele o minik adımlarla yapılan yollar, gerçekleşen hayaller! Herşeye rağmen gerçekleşen hayaller! Su yolunu bulur derler, hepimiz biliriz. Esnektir, şekle girer ve yolunda devam eder. Aslolan akıştır çünkü. Farkındadır akar, hedefe doğru ilerler. Bazen duvarların üzerinden akar, bazen bir çatlaktan sızar. Bazen önüne ne gelirse alır içine. Kendimi çıkmazda ve çözümsüz bulduğumda su gelir aklıma. Hadi derim düşün; farklı neler olabilir? Başka hangi yollar var gidecek? Kime sorabilir kimden destek alabilirim. Ve “mucize” çıkarım içinden çözüm gelir bir şekilde. Bazen istediğim gibi bazen çok da beklemediğim ama çözüm oradadır. Hadi derim devam. Su’yun farkında olarak. İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla selam verip “günaydın çocuklar, su nasıl?” diye sormuş. Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış “Su da neyin nesi?” David Foster Wallace, Bu Su. Hani biraz önce dedim ya kendinizle baş başa kaldınız mı, sohbet ettiniz mi diye. Sorun bakalım; “su da neyin nesi?”. Bazen de sorumluluk almaktan kaçmaz mıyız? Değişim gerektirir çünkü. Suç ve suçlu vardır. Başkalarına atmaya çok meyillenmez miyiz? “Ah, her şey olması gerektiği gibi olsaydı, farklı olurdum” yada “bana fırsat verin, bakın o zaman görün!” veya “ekonomiyi, çevreyi, iş arkadaşlarımızı, ailemizi” suçlar dururuz. İzin vermedi, arkamdan bunu dedi, fikrimi çaldı, o proje benimdi! O kadar konforludur ki orası. Hep onların yüzünden. Peki tüm bunlar olurken ben/biz ne yapıyoruz? Neyin farkına varmamız gerekiyor? Neyi farklı yapmamız, davranmamız veya söylememiz gerekiyor? Etki – tepki ise; başımıza geleceklere karar veremiyoruz doğru ama başımıza gelenlere nasıl tepki vereceğimiz bizim seçimimiz değil mi? Bir de bu açıdan bakın lütfen. Koşulların yönetimi mi, kararların ürünü mü? Hangisi? Herşeye rağmen kendine dönmek ve seçimlerine bakmak nasıl geliyor kulağa? Ben bu seçimlere birkaç açılım daha eklemeyi öneriyorum. Mesela bunlardan biri herşeye rağmen kendini seçebilmek. Önceliklerini, sınırlarını, hayallerini, hobilerini, bırakman gerekenleri, başlayacaklarını ve korumak istediklerini. Farkında, anda, bilerek ve içten. Bir diğeri; herşeye rağmen korkularınla yüzleşmek. Korkmasaydın ne olurdu? Neyi farklı yapardın? Neden? Nasıl? Sahi korku ne? Korku dediklerimiz kendi ilüzyonlarımız mı, yoksa mahrum kalmaktan bırakılmaktan mı korkuyoruz? Aslında bizim tehdit olarak algıladığımız korkularımız gerçekten de tehdit mi? Çok soru sorduğumun farkındayım. İnanın bu soruların bir çoğu zihnimizden ve/veya kalbimizden çoğu zaman ışık hızında geçip gidiyor ve biz bir çoğuna cevap vermekten kaçınmayı seçebiliyoruz. Sorular bir başkasından gelince oturup düşünmeye başlıyoruz ya da eskisi gibi ışık hızında geçip gitmiyor. Cevap verirken önce “bilmiyorum” deyip biraz daha saklanabiliyoruz. Halbuki kalite ekibinde çalışan arkadaşlar kök neden analizinden yola çıkarak “neden, neden” diye sorarlar. Veya koç’lar “başka, başka!” diye derinlere inmemize ışık olurlar. Ben de nasıl diye soruyorum? Nasıl olur? Daha iyi veya daha farklı bir yolur var mı? Dr. Kerem Dündar bir sohbette; “Bir sorunun cevabının nedenini bilmiyorsanız, cevabının hiçbir anlamı yok, demiş ve eklemişti. “Dünyanın size verdikleriyle mutlu olamazsınız, ancak siz harekete geçer, dünyaya bir şey katarsanız mutlu olabilirsiniz.” Sizce? Ben, herşeye rağmen mutluluğu merak etmekte, araştırmakta, kararlı olmakta, odaklanmakta, uyumlanmakta, harekete geçen olmakta, kendime ve hayatıma hep artı bir koyarak hayat amacımı bulmakta, denemekte ve deneyimlemekte, hayal ederek onu inşa etmekte, gurur duyduğum şeyleri yapmakta buluyorum. Tutkum ve heyecanım bazen görmek istemediğim şeyleri fener tutulmuş tavşan gibi görmeme yarıyor ve beni o körlükten çıkarıveriyor. Herşeye rağmen mutluluğu seçebilmek ve görebilmek. İşte bu başlık biraz üzerinde çalışmak gerektiyor. Her Arayan Bulamaz ’Hakikati, hakkı’’… Lakin Bulanlar da Arayanlardır elbet…. Haydi sıra sizde! Rast gelsin, kolayınıza gelsin. Herşeye rağmen kendinizi seçen olmanıza niyetle.
Herşeye rağmen hayat devam acı,bazen tatlı bir tebessüm oluşuveriyor mimiklerimizde... Benim hikayem,bir mart gününün akşam saatlerinde başladı...Annem ile babamın iki kız çocuğu vardı ama doğup ölen erkek evlatlarının yerine beni erkek ailemden ziyade tüm sülale,konu komşu bile erkek bebek gözüyle bakmışlar bana... Ama de ailenin çocuğu de amcamın evinde dünyaya gözlerimi maşallah nurtopu gibi bir kızınız oldu demiş ama herkesin dünyası başına kapıda kurban almak için bekliyor ama kız olunca kurbanın canı dedem Herşeye Rağmen,anneme üzülme gelin gibi bir torunum oldu diye mahalledeki çocuklara çikolata,şeker,kuruyemiş dağıtmış... Adım Ateş...Dedem böyle biri sürekli bana Jandarma güzel bir komşu kadınlar altıbezli bebek olmama rağmen kucaklarında denize götürür denize sokarlarmış yüzden ben ne zaman yüzme öğrendim bilmem çünkü 5 aylıkken denizle tanıştım. Biraz büyüdüm,erkek kardeşim adını ise hemşire kola takılan bilekliğine ismi kaçan ela gözlü,altın sarısı kıvırcık saçlı bir erkek çocuk...Benim tam tersim yumuşak huylu,ilgiyi seven bir ise hep asi...Gözümü budaktan güvenmedim,sırtımı bendim,bana Köpeğim vardı bana güvenen herşeyden korkan titrek...Yanımda He-man in atılganı olur hiçbirşeyden korkmayan bir kaplana başını çevirir bana bakar arkasında bakışları net,hafif hırıltı veren sesimle komutu alır ve iskeleye yapışan midyeleri çıkartır,kırar ona için çok kış günü denize düşmüşlüğüm vardır. Bacaklarımda cam kesikleri,diz kapaklarımda bir türlü iyileşemeyen yaraların kapukları...Şimdi uslu bir çocuktum dersem yaralarımın ve dikişlerimin izleri beni ele oynamayı çok asla jayne oğlunu Jayne yaptım yine Tarzan ben son Tarzancılık oyununda komşunun balkonundan sarkan hanımeli sarmaşıkları beni taşımayıp kopunca,kafayı duvara toslayıp ablamı ağlarken beni yatırmış,yüzümü gözümü ıslak bezle siliyor ama başımın kanaması günlerdi... Hayatın bana öğrettiği bir dolu şey de...Mesela haksızlık karşısında susmamak gibi. Mevki,menfaat,aşk hiçbirşey için onurundan,duruşundan taviz vermemek düşkünlüğüm olmadı,üç kuruşluk menfaate kimseyi beklemeden sevdim. fatmay...
Batı Karadeniz'de selin vurup geçtiği insanlar için hayat herşeye rağmen devam gecesiydi. Günlerdir yağmur yağıyordu. Yağmur, Karadenizli için sıradışı bir durum değildi ki. Ama...20 Mayıs'ı 21 Mayıs'a bağlayan o gece, Zonguldak, Bartın ve Bolu çevresine yağmur bu kez bereket değil, felaket olarak geldi. O geceyi kimse unutamayacak. Çünkü o gecede herkes kardeşini-eşini, evini, otomobilini, ekmeğini, giyeceğini, tarlasını, hayvanını, işyerini, kendi halindeki o iddiasız ve sakin hayatını kaybetti. Bugün ise Saltukova, Çaycuma, Yenice, Devrek, Mengen, Bartın'da felaketten kurtulmanın, yağmurdan öncesine dönmenin hummalı faaliyeti çıkışında Mengen yol ayırımı. Bir kenara dizilmiş, resmi plakalı araçlar. İstanbul, İzmir, Balıkesir, Bursa'dan gelmişler. Ambulanslar, yiyecek kamyonları, iş makinaları... Ağırbaşlı bir sükûnetle, geride kalanlar bekleniyor. Yollarda sürücüleri uyaran levhalar, trafik polisleri. Gece karanlığında, bozuk yollarda ağır aksak ilerliyoruz. Farların cılız ışığında, yatağından taşmış ırmağın yalayıp yuttuğu kavşakları görüyorduk. Mengen ve Devrek meydanlarında kalabalık insan öbekleri, buldozerler çalışıyordu. Eğrilmiş apartman blokları, kaya yığınları, yıkılmış köprüler ve sonsuz derecede üzgün insanlara tanık da aynı haldeydi. Bartın'a bir an önce ulaşmayı düşünsek de Çaycuma meydanında uzun bir mola veriyoruz. Çünkü davullar çalınıyor, halaylar çekiliyor. Çaycumalılar, asker uğurluyorlar! Hem de 15 aracın sulara gömüldüğü, sadece Çaycuma Otobüs Terminali’’ tabelasının görüldüğü terminalin yanıbaşında!Çaycuma'da bir de düğün törenine tanık oluyoruz. Herkes mutlu, herkes eğleniyor. Ayakkabılarındaki, giysilerindeki çamur, nereden ve hangi koşullarda geldiklerini ele veriyordu. Dışarıda herşey su ve çamurdu. Ama içeride kâbusa meydan okuyan şenlik YIL BEKLEDİK SELDE BULUŞTUKGünnur ve İlhan Erdoğan çifti, öğretmen. Yedi yıl bekledik, selde buluştuk’’ diyorlar. Herşey gibi düğün salonu da sular altında kalmış. Damat Erdoğan, İtfaiye yardımıyla boşalttık’’ diyor. Düğün davetiyelerini sel yüzünden dağıtamamışlar. Düğün günü elden ulaştırmışlar. Bu mutlu günlerinde kendilerini yalnız bırakmayan davetlilere şükran duyuyorlar. Milyarlık zarara uğradıkları halde bin kişilik salonu doldurdular. İyi günde, kötü günde dostluk örneği verdiler.’’Damadın da sel nedeniyle 20 milyar lire zarara uğradığını öğreniyoruz. Düğün salonunun bitişiğinde Sahil Gazinosu bulunuyor. İçeri girdiğimizde, Şarkıcı Serap, O kendini biliyor’’ şarkısını söylüyor. Müşteriler de kendisine eşlik karşı ulaşabildiğimiz Bartın'da elektrik kesintisi var. Kent girişindeki garnizonun kapısında askerler nöbet tutuyor. Yatakhanelerini de su bastığı için diğer askerlerin cezaevinde uyuduklarını söylüyorlar. Günün ilk ışıklarıyla kentin sokaklarını dolaşıyoruz. Yürek dayanacak gibi değil. Bartın Çayı'nın kıyısındaki tüm binalar selden zarar görmüş. Su kesintisi sürdüğü için içeride biriken çamurdan kurtulmak mümkün olmuyor. 58 yaşındaki Neriman Yılmaz'ın evine giriyoruz. Ağlıyor. Felaket günü Ankara'daymış. 50 yıllık evinin halini görünce dizlerinin bağı çözülmüş. Gözlerimi yumdum. Hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlasa o günler dedim. Mal canın yongası. Hepsi artık çöplükte.’’ Beton zeminden fışkıran suyun oluşturduğu girdaptan çok sonra Bartın'ın çeşmelerinden su akmaya başlıyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Belediye hoparlörlerinden Suları kaynatın’’ anonsu Deresi, hışımla akıyor. Dere olmaktan çıkmış, azgın bir nehre dönüşmüş. Kıyısında Bartın'ın sahip olduğu az sayıda fabrika bulunuyor. Yepsa PVC Boru Fabrikası'na 50 milyarlık zarar vermiş. Yüzlerce tonluk çamur denizinde, bembeyaz un halindeki plastik hammaddesi yüzüyor. Çimento fabrikasında da büyük zarar var. Limana doğru ilerlerken yol bitiyor! Cipten inip yürüyoruz. Az ilerde bir şeye benzetemediğimiz garip bir heykel görüyoruz. Yaklaştığımızda ters dönmüş bir vinci ve selin kendisine takıp takıştırdığı yüzlerce eşyayı her ağaç, sanki dilek ağacına dönmüş. Ama dallarına takılan, çaput değil, yüzlerce plastik torba... Doğa, kendisine atılan çöpü, selle kusmuş adeta. Yeryüzü gazaba gelmiş, kendisine kötü davranılmasının öcünü Bartın'dan çamur, içerde eğlenceFELAKET DÜĞÜN SALONUNA GİREMEDİHayat devam ediyor. Dışarıdaki felaket düğün salonu ve gazinoya giremiyor. İnsanlar, herşeye rağmen eğlenmek, felaketi bir süreliğine de olsa unutmak istiyor. Günnur ve İlhan Erdoğan çifti, Yedi yıldır bekledik, selde kavuştuk’’ diyor. Bine yakın davetli, milyarlarca liralık zarara uğradıkları halde, iyi günde ve kötü günde dostluk örneği ULAŞILAMIYORBartın Çayı, teknelere, sandallara da zarar verdi. Liman girişinde, tahrip olmuş sandallara rastladık. Bartınlı balıkçılar da ekmek teknelerinden olmuşlardı. Yol tahrip olduğu için limana karadan ulaşmak mümkün BEKLİYORDedesinden dinlediği 80 yıl önceki felaketin aynısına, bugün kendisi tanık oldu. Çaresizlik içinde devleti bekliyor. Hasar tespiti yapılacağı, eşyalarına kavuşacağı günün hayalini kurup inanmak AYRICALIK OLDUÇocuk, her yerde ve her zaman çocuk. Afet bölgesinde bile... Hem bisiklet sayesinde ayaklar çamurdan kurtuluyor, hem de kentte neler olup bittiği hakkında bilgi sahibi olunuyor. Bartın'da bisikletli olmak şimdi daha bir ayrıcalık.
hayat herşeye rağmen devam ediyor