🐍 Hud Suresi 115 Ayet Tefsiri

16mayis 2022-yusuf suresi 1-2 ayet. 09 mayis 2022-hud suresi 116-117 ayet. 25 nisan 2022-hud suresi 114-115 ayet. 18 nisan 2022-hud suresi 113 ayet. 11 nisan 2022-hud suresi 112 ayet. 04 nisan 2022-hud suresi 96 ayet ve sonrasi. 28 mart 2022-hud suresi 84 ayet ve sonrasi. 21 mart 2022-hud suresi 25 ayet ve sonrasi yunussuresi #evliya #allahdostları 115 ayet. وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ. Diğer ayetlerdeki anlamını görmek için kelime köküne tıklayın. Ve sab­ret, çünkü Allah, ger­çek­ten de iyi­lik eden­le­rin ec­ri­ni zâyi etmez. HûdSüresi 115. Ayet Tefsiri. 114: Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu buyruklar, ibret ve öğüt almasını bilenlere bir hatırlatmadır. 115: Sabret; çünkü Allah iyi davranan ve işini güzel yapanların ecrini zâyi etmez. Mucem-ul Müfehres ve Kur'an Fihristi sorumlusu : Kullanıcı:İsmail Çevik. Muhammed Esed Tefsiri Nejdet Topcu Kuyuluk İmam Hatibi nejdetoptcu@hotmail.com 0536 689 70 04-- Esat Ercil Gümrükçü Esat@ondergumrukleme.com 0535 516 96 55. Karşılaştır114: Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu buyruklar, ibret ve öğüt almasını bilenlere bir hatırlatmadır. Karşılaştır 115: Sabret; çünkü Allah iyi davranan ve işini güzel yapanların ecrini zâyi etmez. Kuran Meali ve Tefsiri. Hûd Suresi 29. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri Hud Suresi / Ayet-115: Vasbir fe innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne). Meali: Ve sabret, muhakkak ki Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez. Hud Suresi / Ayet- 116: Fe lev lâ kâne minel kurûni min kablikum ûlû bakıyyetin yenhevne anil fesâdi fil ardı illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum, vettebeallezîne zalemû mâ utrifû Safsuresi, 14. ayet. 51 Nur Tefsiri. 5- Yahudiler ve Hristiyanlar, kyamete kadar baki olacaktr ve ortadan kalkmayacaklardr. Kyamete kadar 6Tefrika ve dmanlk ilahi azaplardandr. Unuttular Bu yzden saldk 7- Tm ileriniz Allahn gzetimi altndadr. Buna karlk sevap veya ceza greceksiniz. Allah yapmakta olduklarn kendilerine haber verecektir. (15 QuZtVyp. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun. 112- Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol; yanındaki eski sapıklıklarından tevbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayınız. Hiç kuşkusuz Allah bütün yaptıklarınızı görür, 113- Sakın zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi; Allah’dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O’nun yardımını göremezsiniz. 114- Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl ; iyi ameller kötülükleri giderirler. Bu hatırlatmalar öğüt alacak yetenekte olanlar için birer öğüttür. 115- Müşriklerin sana çektirdikleri sıkıntılara karşı sabret; çünkü Allah, iyi davranışları ödülsüz bırakmaz. Bu emir, hem Hz. Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- hem de onun yanında eski sapıklıklarından tevbe etmiş mü’minlere yöneliktir. “Sana emredildiği gibi dosdoğru ol.” Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- bu emrin dehşetini ve etkisini ta derinden hissetmişti. Hatta O’nun, bu emre işaret ederek şöyle dediği rivayet edilmiştir “Hud suresi saçımı ağarttı.” Ayette geçen istikamet kelimesi, itidal yani sağa sola sapmadan belirlenen metod doğrultusunda yol almak anlamına gelmektedir. Bu ise; sürekli uyanıklığı; tedbirli olmayı, yolun sınırlarını daima gözetmeyi, çeşitli yönlere az-çok eğilim gösterebilen insani tepkileri kontrol altında tutmayı gerektirir. Kısacası bu, hayattaki her harekette sürekli tetikte olmayı gerektiren bir durumdur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, emredildiği şekliyle dosdoğru olmaya ilişkin emirden sonra yeralan yasaklamanın, dinde kusur etmeyi, dini eksik yaşamayı önlemeye yönelik bir yasaklama olmadığıdır. Tersine azgınlık ve belirlenen sınırları aşma eylemidir yasaklanan. Çünkü dosdoğru olmaya ilişkin emir, arkasından vicdanda meydana gelen uyanıklık ve dikkatlilik durumu insanı aşırılığa ve abartılı davranışlara itebilir. Bu da Allah’ın dinini kolayken zorlaştırır. Oysa yüce Allah, dinini nasıl indirmişse, öyle yaşanmasını ister. İnsanların emredildiği şekliyle dosdoğru olmalarını ister. Aşırıya kaçmalarım, taşkınlık yapmalarını istemez. Çünkü taşkınlık ve aşırılık tıpkı vurdum duymazlık ve dini yarım yamalak yaşamak gibi bu dini, temel karakterinin dışına çıkarır. Bu nokta özenle dikkat edilmesi gereken büyük değere sahip bir noktadır. Ruhları, sapmadan, aşırıya kaçmadan veya ihmalkârlık göstermeden belirlenen yolda tutmak için gereklidir bu dikkat. “Hiç kuşkusuz Allah bütün yaptıklarınızı görür.” Ayette geçen “Basir = görür” kelimesi “Basiret”ten gelir ve bu konuya da son derece uygun düşmektedir. Çünkü bu konu basiretin, güzel kavrayış ve değerlendirişin vurgulandığı bir konudur. Öyleyse ey peygamber, emredildiğin gibi dosdoğru ol; senin yanında yeralan eski sapıklıklarından tevbe etmiş kimseler de öyle olsunlar. “Sanık zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.” Zalimlere dayanmayın, güvenmeyin. Yeryüzünde güç kaynaklarını ellerinde bulunduran, ellerindeki bu kuvvetle kulları Allah’ın dışında birtakım yaratıklara kulluk yapmaya zorlayan tağutlara, zorba zalimlere dayanmayın. Onlara dayanıp güvenmeyin. Çünkü sizin onlara güvenip dayanmanız, onların işlediği bu büyük kötülüğü onayladığınız anlamına gelir. Bu, onların işlediği büyük kötülüğün günahına ortak olmanız demektir. “Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.” Bu sapmanın cezası olarak… “Allah’dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O’nun yardımını göremezsiniz.” Böyle bir dönemde belirlenen yolu dosdoğru izlemek son derece zor ve meşakkatli bir iştir. İnsana yardımı dokunacak kalıcı bir azığa ihtiyaç duyulur. İşte yüce Allah, Peygamberine -salât ve selâm üzerine olsun- ve O’nun yanındaki mü’min azınlığa yol azığı gösteriyor. “Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl.” Hiç kuşkusuz yüce Allah, tüm azıkların tükendiği bir sırada namazın kalıcı bir azık olduğunu biliyordu. İnsanın ruhsal yapısını dayanıklı kılan, kalplerin ağır yükümlülükleri olan gerçeğe sıkı sıkıya sarılmalarını sağlayan azık budur. Çünkü namaz, kalpleri, kullarına karşı merhametli, şefkatli, kullarına yakın ve isteklerine cevap veren yüce Allah’a bağlar. Karamsarlığa kapıldığı bir sırada, şu uğursuz ve günahkâr cahiliye toplumu içinde kendini yalnız hissettiği bir sırada üzerine yakınlık ve şefkat meltemlerini estirir. Ayet burada gündüzün iki ucundan söz ediyor. Bu gündüzün başlangıcı ile sonudur. Gecenin ilk saatlerinden maksat, gecenin akşama yakın saatleridir. Bu ise, sayı sıralaması getirmeden farz namazların vakitlerini kapsamaktadır. Farz namazların sayısı ve vakitleri Peygamberimizin sünneti ile belirlenmiştir. Ayette, namaz kılmak -eksiksiz ve dosdoğru bir şekilde- emredildikten sonra iyi amellerin kötülükleri giderdiği vurgulanıyor. Bu ifade geneldir ve tüm iyilikleri kapsamaktadır. Namaz da en büyük iyiliklerden biridir. Bu sınıflandırmaya öncelikle dahildir. Yoksa bazı tefsircilerin anladığı gibi kötülükleri gideren iyilik namazla sınırlı değildir. “Bu hatırlatmalar öğüt alacak yetenekte olanlar için birer öğüttür.” Namaz bir hatırlamadır, bu yüzden şu değerlendirme son derece yerinde ve namaza uygun düşen bir değerlendirmedir. Belirlenen yolda emredildiği gibi dosdoğru olmak, insanın sabretmesini gerektiren bir durumdur. Aynı şekilde yüce Allah’ın yalanlayanlara ilişkin yasasının gerçekleşmesi için belirlenen sürenin dolmasını beklemek de, sabırlı olmayı gerektirir. Bu yüzden, hem dosdoğru olmaya ilişkin emir, hem de ondan önce yeralan direktifler üzerine şu değerlendirme yeralıyor “Sabret, çünkü Allah iyi davranışlıları ödülsüz bırakmaz.” Emredildiği şekliyle dosdoğru olmak iyi bir davranıştır. Namazları vakitlerinde kılmak iyi bir davranıştır. Yalanlama tuzağına karşı sabretmek iyi bir davranıştır. Ve Allah iyi davranışlıları ödülsüz bırakmaz. GEÇMİŞLERİN AKİBETİ Sonra surenin akışı yeniden yokedilen şehirler ve geçmiş çağlar üzerine yapılan yorumu ve değerlendirmeyi tamamlamaya dönüyor. Üstü kapalı bir şekilde, şayet o çağlarda ya da o şehirlerde Allah katından kendileri için iyilik dileyen birtakım insanlar olsaydı, yeryüzünde bozgunculuğun yayılmasını önleselerdi, zalimleri zulmetmekten alıkoysalardı, yüce Allah’ın bu şehirleri kökten yoketme azabı ile cezalandırmayacağına değiniyor. Çünkü yüce Allah halkı iyi davranan şehirleri, haksız yere cezalandırmaz. Ya da bu şehirlerin halkı arasında yeralan iyi kimselerin gücü zulüm ve bozgunculuğu önlemeye yettiği sürece yüce Allah onları cezalandırmaz. Ama bu halk arasındaki mü’minler azınlıkta olsalar, toplum içinde etkinlikleri ve güçleri olmazsa, yüce Allah onları kurtarır. Ama bu şehirlerin halkı arasında şımaran kimseler, onları izleyenler, onlara itaat edenler çoğunluktaydı. Dolayısıyla bu şehirler halklarının zalimliklerinden dolayı cezalandırıldılar! Namaz nasıl kılınır? Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı ve vitir namazlarının kılınışı ANKEBÛT SÛRESİ - 46. Haftaأَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِوَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ 48 بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ 49Ondan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun. O zaman iptal edenler şüphede olurlardı. Buna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt ayetlerdir ve zalimlerden başkası ayetlerimizi önemsizleştirmez. 48-49وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَOndan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun. وَ “Ve” demektir. Atıf harfidir. Bir önceki ayetteki مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَ cümlesine مَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ cümlesini “Değil” demektir. Olumsuzluk “-oldun, idin” demektir. Nâkıs fiildir. İsmi ve haberi vardır. İsmi kendi içinde olan تَ sendir. Buradaki sen Muhammed Peygamberdir. Öncesindeki ayetten beri devam edegelen “Aktarırsın, tilavet edersin” demektir. تلو kökünden ikinci şahıs tekil muzari fiildir. Tilavete yalnızca “okumak” anlamı verilmektedir. Okumayı da içeren bir kelimedir ama yalnızca okumak demek değildir. Bir yazılı metinden veya hafızadan bir şeyi başka şeye aktarmak tilavettir. Sadece metinsel ifadeleri değil, her şeyi aktarmak Harf-i cerdir. Değişik amaçlarla kullanılır. Çoğunlukla “-den, -dan” şeklinde Türkçeye çevrilmesi uygundur. Ancak bazen zarfların önüne gelir. O durumda zarfiyeti müphemlikten çıkarır muayyen hale “Önce” demektir. Zarftır. İzafe edildiği kelimeden öncesindeki zamanı ifade “O” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. Üçüncü şahıs eril tekil zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “Ondan önce” demektir. Zarf ve zamirden قَبْلِهِ “Ondan öncesinde” demektir. Buradaki مِنْ ondan öncesini muayyen belirli hale getirir. Eğer bu مِنْ olmasaydı قَبْلَهُ şeklinde gelerek müphem belirsiz olacaktı. Bu مِنْ nedeniyle ondan öncesindeki zamanlar “Hiçbir” demektir. Olumsuz bir cümlede kendisinden sonra nekre bir kelime gelen مِنْ harf-i cerine te’kîd mini denir. Kendisinden sonra gelen kelimeye “hiçbirisi” anlamını “Kitap” demektir. كتب kökündendir. كَتْب mastarı özel semboller ve simgeler kullanarak bir kaydetme aracıyla bilgileri kayıt altına almak manasındadır. كِتَاب mastarı yazmak manasındaki فَعْل veznindeki كَتْب mastarının mübalağa vezni olarak فِعَال vezninden gelmiştir ve çok sayıda bilgiyi güvenli bir şekilde kayıt altına almak manasındadır. Bu mastar manasından كِتَاب kayıt altına alınan olarak “kitap” anlamında camid isimdir. Kodlarla kayıt altına alınmış “Ve” demektir. Atıf harfidir. تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ cümlesine تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ cümlesini Olumsuzluk “Ve değil” demektir. Olumsuzluk edatı ile başlayan bir cümleye yeni bir cümle وَلَا ile atfediliyorsa “ne … ne de …” “Çizgiyle yazmak” demektir. Bir şeyi anlatmak için çizgiler kullanarak şekiller oluşturmak demektir. “Hattat” خَطَّاط kelimesi de bu kökten “O” demektir. Mensub muttasıl zamirdir. Üçüncü şahıs eril tekil zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “İle” demektir. Harf-i cerdir. İstiane için “Sağ, sağ el, yemin” demektir. يمن kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan يُمْنٌ mastarı sağ tarafta bulunmak manasındadır. Bu mastar manasından bulunulan yer manasında يَمِينٌ “sağ”, birisinin sağ tarafında bulunduğu için “sağ el” anlamında camid isimdir. Yemin etmek için sağ el kullanılmasından dolayı “yemin” anlamında camid “Sen” demektir. Mecrur muttasıl “Sağ elin” “Sağ elinle” كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ “Ondan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun” demektir. Burada hitap edilen Muhammed Peygamberdir. Kuran’dan önce hiçbir kitaptan aktarmamıştır ve Kuran’ı da eliyle yazmamıştır. بِيَدِكَ elinle değil de بِيَمِينِكَ sağ elinle denmiştir. يَدْ el mecazi olarak güç anlamında da kullanılabilir. Bu nedenle يَمِين kullanılmıştır. Mecazi manadan uzaklaşılmış, gerçekten eliyle yazma durumunun olmadığı anlatılmış olmaktadır. Bu da burada hitap edilenin Muhammed Peygamber olduğunu Peygamber okuma yazma bilmemektedir. Bu nedenle daha önceden hiçbir kitap okumamıştır. Okuma yazmayı sonradan da öğrenmemiştir. Kuran indikten sonra sadece Kuran’dan tilavet etmiştir. Tilavet etmek demek aktarmak demektir. Bir kitaba bakarak oradaki harf sembolleri sese çevirmek demek değildir. Peygamber her inen ayeti aklında tutmuştur. Aklından tilavet etmiştir. Aklında kitap olduğu için o kitaptan tilavet etmiş olmaktadır. Kuran’dan önce hiçbir kitaptan tilavet etmemiş, Kuran’dan sonra Kuran’dan tilavet etmiştir yani لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَO zaman iptal edenler şüphede Cevap ve ceza edatıdır حَرْفُ الْجَوَابِ وَالْجَزَاءِ. Muhmel إِذًا إِذًا الْمُهْمَلَة de denir. Cevap ve ceza karşılık ifade eden harftir. Kendisinden önce geçen kavlin veya sorunun ya da geçmeyen mukadder kavlin veya sorunun cevabı olduğu için cevap edatı, kendisinden önce geçen fiilin veya şartın ya da geçmeyen mukadder fiilin veya şartın karşılığı olduğu için de ceza edatıdır. “O takdirde, o durumda, öyleyse, o zaman” anlamlarına gelir. إِذًا in içinde olduğu cevap cümlesinden önceki şart cümlesi zahir veya takdiri olabilir. Ya إِنْ ya da لَوْ şart cümlesi vardır ya da takdir edilir. Bu harf öncesindeki şart cümlesini ve cevabını bir nevi te’kîd Cevap lâmıdır. إِذًا den dolayı hazf edilmiş لَوْ şart edatıyla gelen şart cümlesinin cevap cümlesinin başında gelen “Kafası karıştı, şüpheye düştü” demektir. رَيْبٌ karışıklık, bulanıklık demektir. Bir haberin veya bir bilginin veya bir şeyin birisini onun doğruluğunu tasdik etmede tereddüt içinde bırakması “İptal edenler” demektir. “Geçersiz kılanlar” demektir. بطل kökünden if’âl bâbından marife eril çoğul ism-i fâildir. İkinci bâbdan بَطَلَ - يَبْطِلُ şeklinde bir işin, bir amelin, bir fiilin, bir şeyin işe yaramaması, hükümsüz olması, ürün vermemesi, geçersiz olması manasındadır. İkinci bâb if’âl bâbına أَبْطَلَ – يُبْطِلُ tadiye etkisi ile gelir. Geçersiz kıldı, iptal etti anlamına لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ “O zaman iptal edenler şüphede olurlardı” demektir. إِذًا den önce zahir bir şart cümlesi geçmediğinden takdir edilmelidir. Takdir edilen şart cümlesi لَوْ تَلَوْتَ كِتَاباً قَبْلَهُ أَوْ خَطَطْتَ بِيَمِينِكَ ondan önce bir kitap tilavet etseydin veya sağ elinle yazsaydın şeklinde “İptal edenler” kurallı eril çoğul gelmektedir. Buna göre iptal edenler iptal etmekte ve onların geçersiz kıldıkları artık başkaları için de geçersiz hale gelmektedir. Neyi iptal etmektedirler yani geçersiz kılmaktadırlar? Kuran’ı geçersiz kılmaktadırlar. Ama işin ilginci şüphede değillerdir. Okuma yazma bilmeyen bir insan müthiş bir kitap getirmektedir. Bu nedenle şüpheleri yoktur. Kitap Allah’tan gelmiştir. Ayette iptal ederlerdi demiyor, iptal edenler şüphe içinde olurlardı diyor. Buna göre hem Kuran’ı geçersiz kılmaktadırlar hem de Kuran’ın Allah’ın ayetleri olduğundan şüpheleri yoktur. Bunun sebebi cevap lâmıdır. Cevap lâmı لَوْ şart edatının cevap cümlesinde gelir. “Olsaydı” demektir ama olmamıştır. Yani şüphede değillerdir. Çok tezat gibi durmaktadır. Cuhud önemsizleştirmek iken iptal Kuran’ı hayatın dışında tutmaktır. Sadece kendisi için değil, topluluk için hayatın dışında tutmaktır. Kuran’ın emri sizin topluluğunuzda geçersiz kılınmıştır. Kuran “şunu yapın, bunu yapın, bunu yapmayın” demektedir. Ama onlar için bir geçerliliği yoktur. Günümüzde de benzer durumlar yaşanmaktadır. İnsanlar Allah’ın ayetleri olduğundan kesin emindirler ama geçerli görmemektedirler yani yürürlüğe koymamaktadırlar. “O zamanki Araplar içindi bu emirler, o topluluğun kurallarına uygundu” diyerek geçersiz kılmaktadırlar. Bütün zamanları yaratan Allah öyle bir kitap indirmiştir ki her çağda içindeki emirler geçerlidir. “1500 yıl önce inen bir kitabın emirlerini mi uygulayacağız” diyerek Kuran’ı geçersiz kılanlar tıpkı bu ayettekilerin durumuna هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَBuna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt “Buna ilaveten” demektir. İdrab edatıdır. Bu edat atıf harfi ve idrab edatı olarak kullanılır. Atıf harfi ve idrâb edatı olan بَلْ Bu edattan sonra gelen “müfred” ise atıf harfi ve idrâb edatıdır. Kur’an’da atıf harfi ve idrâb edatı olarak geçişi ve ibtida edatı olan بَلْ Bu edattan sonra gelen “cümle” ise atıf harfi değildir. Yeni bir cümleyi başlatmaktadır. İdrâb ve ibtida edatıdır. İdrâb ve ibtida edatı olduğunda iki şekilde gelir İptâli idrâb الْإِضَرَابُ الْاِبْطَالِيُّ Öncesindeki cümledeki manayı iptal eder ve arkasından gelen cümledeki mana ile doğrusunu getirir. “Bilakis, aksine” anlamlarına idrâb الْإِضَرَابُ الْاِنْتِقَالِيُّ Öncesindeki cümlenin manasını iptal etmez. Bir haberden başka bir habere, bir konudan başka bir konuya intikal geçiş vardır. Sonraki cümleyi, önceki cümleye ilave eder. “Bununla beraber, buna ilaveten, bunun üzerine, buna rağmen, aynı zamanda, zaten, halbuki, oysa, oysaki” anlamlarına gelir. Burada intikali idrab vardır. Önceki cümlenin manasını iptal etmemektedir. İptal edenlerin kafa karışıklığı olmadığı halde iptal ettiklerinden bahsettikten sonra kendilerine ilim verilenlerin durumuna geçiş intikal “O” demektir. Merfu munfasıl zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “Ayetler” demektir. Tekili آيَة dir. Ayet “gösterge” demektir. ءيي kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak bir kimse ya da bir şey hakkında onun bilinmesini sağlayacak bir işaret koymak manasındadır. Bu mastar manasından konulan işaret manasında آيَةٌ “gösterge” anlamında “Açık olanlar, anlaşılır olanlar, kanıtlar” demektir. بين kökünden dişil çoğul sıfat-ı müşebbehedir. Tekili olan بَيِّنَةٌ “açık, anlaşılır, kanıt” demektir. İkinci bâbdan gelmektedir. بَيْنٌ mastarı başkasının ayırması, fark etmesi için bir şeyin çevresinden ayrılacak ve çevresindekilerden farklılaşacak şekilde sınırlarının belli olması manasındadır. Eril tekili بَيِّنٌ dür. Sıfat-ı müşebbehe olduğu için sübut بَيِّنَاتٌ “Kanıt ayetler, doğruluğu kesin olan veriler” demektir. Tekili olan آيَةٌ بَيِّنَةٌ “kanıt olan bir ayet” demektir. “Doğruluğu kesin olan bir veri” demektir. Bu veriye dayanarak enformasyona ve genel bilgiye “İçinde” demektir. Harf-i “Başlar” demektir. Tekili صَدْر’ dır. “Baş” demektir. صدر kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan mastar olarak bir mekândan başka bir mekânda geçici olarak kalmak üzere ayrılmak için hareket etmek manasındadır. Bu mastardan ayrılma hareketini başlatmada kullanılan araç veya başlangıç yeri veya zamanı yani başlangıç noktası manasında “baş” anlamında ism-i alet veya ism-i mekân veya ism-i zaman manasında isimdir. Her şeyin baş kısmına, ilk kısmına صَدْرٌ denir. Sadr kelimesinde yapılan en yaygın hata göğüs anlamında kullanılmasıdır. Oysa Lisanu’l Arab’da daha en başta “الصَّدْر أَعلى مقدَّم كل شيء وأَوَّله، حتى إِنهم ليقولون صَدْر النهار والليل، وصَدْر الشتاء والصيف” “Sadr Her şeyin ön tarafının en üstü ve başlangıcıdır. Hatta onlar derler ki gündüzün ve gecenin başlangıcı ve kışın ve yazın başlangıcı” şeklinde tanım yapılmaktadır. جَوْف kelimesi “göğüs” anlamındadır. Türkçede de sadrazam büyüklerin başı, sadaratü-l kelam sözün başı, masdar başlangıç şeklinde doğru anlamda kullanılışı “Kimseler” demektir. Eril çoğul has ism-i mevsuldür. Sıla cümlesi vardır ve bu cümle içinde aid zamiri olan هُمْ veya و cem vâvı “Onlara verildi” demektir. İf’âl bâbından mazi meçhul üçüncü çoğul şahıs fiildir. İkinci bâbdan أَتَى - يَأْتِي şeklinde birisine veya bir şeye gelmek, ona ulaşmak ve onun yakınında olup onunla muamele, etkileşim içinde olmak manasındadır. Müteaddi fiildir. İkinci bâb if’âl bâbına آتَى – يُؤْتِي ziyadetü-t tadiye etkisi ile gelir. “Verdi” anlamına gelir. “Gelen”, “getiren ve veren” haline gelir. Buradaki verme normal bir verme değildir. Gelip mef’ûlün bihle etkileşime giren, mef’ûlün bihle getirdiğini etkileşime sokar. جَاءَ fiilinde ise gelme vardır ama etkileşim “İlim, bilgi” demektir. Kesin أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenler” demektir. Burada has ism-i mevsul kullanılmıştır. Verilenler de bellidir, verilme şekli de bellidir. Kuran’da ilim alanlar, ilim edinenler ifadeleri yoktur. İlim Allah’a aittir. Bu nedenle kimse ilim edinemez, ilim kendisine verilir. Ben çalıştım, okudum, ilim sahibi oldum, ilmi kazandım dediğiniz anda yanlış bir cümle kuruyorsunuzdur. Sizin öğrendikleriniz hatta yeni keşfettiklerinizi keşfetmek için kullandığınız bilgileri başkasından öğrenmektesiniz. Kimse sıfırdan ilme başlamamaktadır. Mutlaka başkalarından gelen bilgileri kullanmaktadır. Bu nedenle ilim الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenlerin başları” صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenlerin başlarının içinde” demektir. Başlarının içinde beyinleri vardır. Beyinlerinde هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “Buna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt ayetlerdir” demektir. Burada Kuran هُوَ eril tekil zamiri ile ifade edilerek mübteda olmuş, haber ise dişil çoğul olan آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ olmuştur. Burada Kuran bize bir gramer kuralını da göstermektedir. Tekil ifade edilen bir varlık çok sayıda olan başka bir varlıktan oluşuyorsa o çok sayıda olan varlıkla ifade edilebilir. Kuran tekildir ve çoğul olan ayetlerle ifade dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da kanıt ayetlerin yani doğruluğu kesin olan verilerin ilim verilenlerin beyinlerinde olduğudur. Kuran ayetleri ilim adamları dışındakiler için beyyine ayetler yani veriler değildir. İlim adamları verileri alır ve kullanırlar. Verilerden bilgiler elde ederler. Eğer veri hatalıysa elde edilen bilgi de hatalı olur. Beyyine ayet demek hatası olmayan veri demektir, doğruluğu kesin olan veri demektir. İşte Kuran böyle verilerin toplamıdır. İlim adamları Kuran’dan verileri toplarlar ve bu verilerden bilgiler elde ederler. Veriden bilgi elde etme yöntemi de usul-u fıkıhtır. Mantık ilminin kurallarına dayanır. Buna örnek olarak mefhum-u muhalefeti verebiliriz. Mezhepler arasında çok farklı içtihatlar yapılan bir konudur. Bazıları hiç kabul etmezken bazıları özel durumlarda kabul etmektedirler. Oysa bunu mantık ilminin kuralları içinde değerlendirdiğinizde sonuca varabilirsiniz. Bu ders günümüzde ayrık discrete matematik adıyla verilmektedir. Tevbe 36’da فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ “Onların haram ayların içinde kendinize zulmetmeyin” denmektedir. Bu ayette mefhumu muhalefet uygulanırsa “haram ayları dışında kendinize zulmedebilirsiniz” anlamı ortaya çıkar. Burada mefhumu muhalefet uygulanamaz. Bazı mezhepler bu nedenle tamamen geçersiz kabul etmektedirler. Bazıları ise çok değişik şartlarla mefhumu muhalefeti kabul etmişlerdir. Oysa ayrık matematiğin kurallarını düşünerek çözüm bulabilmekteyiz. Bir şey varken zıttı yoksa, zıttı varken kendisi yoksa yani iki durumdan yalnızca biri gerçekleşiyor, ikisi birden hiçbir zaman gerçekleşmiyor ve ikisinin de gerçekleşmediği bir durum yoksa mefhumu muhalefet iki önermeyi sağlayan durumlarda mefhumu muhalefet uygulanır.“Ahmet ya öğretmendir ya da öğrencidir” dediğinizde Ahmet öğrenciyse öğretmen değildir, öğretmense öğrenci değildir. İşte burada mefhumu muhalefet uygulanabilir. Kuran ayetlerinde de bu şarta uyan durumlarda mefhumu muhalefet uygulanabilir. Aksi durumlarda uygulanamaz. Cümlelerle ifade edersek “Bir şeyin olmaması birden fazla durumun olmasını sağlayabiliyorsa mefhumu muhalefet uygulanamaz. Bir şeyin olmaması tek bir durumun olmasını doğuruyorsa mefhumu muhalefet uygulanır.” Kuran ayetlerinin doğruluğu kesin veriler şeklinde ilim adamlarının beyninde olması işte bu şekildedir. Usul-u fıkıh işte bu ayrık discrete matematik kuralları ile yeniden yazılmalıdır. Yukarıda benim verdiğim sadece yol gösterici olarak oluşturduğum bir örnektir. Bu kurallara dayandığınız zaman Kuran ayetleri kanıt ayetler yani bilgilere ulaşmak için sağlam veriler haline gelir. Aksi takdirde yalnızca okursunuz, kafanızdan cümleler geçer ve bir hükme kullanılarak önceki cümleden bu cümleye intikal edilmiştir. Önceki cümlede Kuran’ı geçersizleştirenlerde şüphe olmaması Peygamberin okuma yazma bilmemesi ve daha önceden hiçbir kitaptan tilavet etmemesi nedeniyledir. Onlar için Kuran ayetleri veri değildir. Onlar Kuran ayetlerini veri olarak kullanmamakta, Allah’ın ayetleri olduğunu bilmekte ve bunu da ayetlerin kendisine değil Peygambere dayandırmaktadırlar. Veri olarak kullanmadıkları ayetleri de rahatlıkla geçersiz kılmaktadırlar. Oysa ardından gelen cümledeki ilim adamları ayetleri veri olarak kullanmakta ve ayetlerden faydalanmakta, sonuca varmaktadırlar. Bunun kafalarının içinde olması çok önemlidir. Beyindeki analiz süreçlerine ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Ancak o durumda ayetler veri olmakta ve bilgiye giden yolda يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَVe zalimlerden başkası ayetlerimizi “Ve” demektir. Atıf harfidir. بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ cümlesine مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ cümlesini “Değil” demektir. Olumsuzluk “Önemsizleştirir” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil muzari fiildir. Doğruluğu kesin olan kavramların doğruluğunu azaltmaya çabalama, önemini azaltmaya çabalama, önemsizleştirme anlamına “-i” demektir. Harf-i cerdir. يَجْحَدُ fiili mef’ûlünü bu fiille alır. Bu fiilden sonra gelen “Ayetler” demektir. Tekili آيَة dir. Ayet “gösterge” demektir. ءيي kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak bir kimse ya da bir şey hakkında onun bilinmesini sağlayacak bir işaret koymak manasındadır. Bu mastar manasından konulan işaret manasında آيَةٌ “gösterge” anlamında “Biz” demektir. Mecrur muttasıl “Ayetlerimiz” İstisna “Zalimler” demektir. Marife kurallı eril çoğul ism-i fâildir. Zulüm birisini, bir şeyi veya kendisini olması gereken gerçek konumda değil başka konumda bulundurmaktır. Bu nedenle birisine haksızlık etmek, birisine hakkını vermemek, suçsuz birisini suçlu konumuna sokmak, Allah’ın yerine Allah’ın kurallarına aykırı kurallar koyan şerikler edinmek يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ “Zalimlerden başkası ayetlerimizi önemsizleştirmez” müferrağ istisna vardır. أَحَدٌ kimse, birisi kelimesini takdir ediyoruz. مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا أَحَدٌ إِلَّا الظَّالِمُونَ şeklinde bir takdirdir. أَحَدٌ إِلَّا الظَّالِمُونَ “zalimlerden başka kimse” demektir. Bu durumda sadece zalimler mi ayetleri önemsizleştirmektedir? İki ayet öncesine baktığımızda bunun böyle olmadığını يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَAyetlerimizi kafirlerden başkası önemsizleştirmez. Ankebut 47İşte bu ayette maksurun aleyh olan “önemsizleştirme” maksur olan zalimlere izafi kasr ile kasr edilmiştir. İki ayet öncesinde zalimler için söylenilen kasr da bu şekilde izafi kasr “ilim verilenler”e nispetle yapılan kasrdır. Yani “ilim verilenler ve zalimler” içinden yalnızca zalimler ayetlerimizi önemsizleştirmektedirler. Bu kasr ile ilim verilenlerin ayetleri önemsizleştirmediğini anlamaktayız. İptal edenler geçersiz kılanlar zalimlere dahil midir? Dahildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini geçersiz kılmışlardır. Geçerlilik konumu yerine geçersizlik konumuna Allah’ın ayetlerine önem vermemekte, önemsiz hale getirmektedirler. Zalim demek bir şeyi olması gerektiği yere değil başka bir yere koyan demektir. Allah’ın ayetlerini de uygulanması gerektiği yere değil uygulanmaması gerektiği yere koymaktadırlar. Hayatın dışına atmaktadırlar. Ruhban sınıfının tilavet ettiği metinler haline getirmektedirler. Bunu yapanlar çoğunluk sistemini kuranlardır. Zalimler kurallı eril çoğul gelmektedir. Sömürü Sermayesi bu sistemi kurmuş ve tüm dünyayı bu sistemle yönetmektedir. Herkesin bu sistem içinde olmasını istemektedirler. Ancak bu şekilde dünyayı parmaklarının ucunda oynatmaktadırlar. Onlara Siyonist deyip de onların sistemi içinde başarı aramak sadece ve sadece onların ekmeğine yağ sürmekten ibarettir. Onların istediği de budur. Bu sistem 50 yıldır denenmekte, tek başına iktidar olunabilmesine rağmen başarılı olmadığı açıkça görülmektedir. Bunu açıkça görerek hala çoğunluğu ele geçirip biz sistemi değiştireceğiz demek sadece hayalden ibarettir. Zaten siyasi partilerin içindeki birkaç samimi insan dışında parti içinde kimsenin de böyle bir derdi yoktur. Onlar kendilerinin iyi, diğerlerini kötü olduğunu iddia etmekte, sistemle ilgili hiçbir sorunları olmadan ülkeyi iyi bir şekilde yöneteceklerini iddia etmektedirler. Adil Düzen ise bazı partilerdeki iki elin parmağını geçmeyecek kişiler dışında kimsenin umurunda bile değildir. Bazılarının ağzında Adil Düzen sözü vardır ama onların kafasındaki Adil Düzen gerçek Adil Düzenle uzak yakın benzememekte, onlar Adil Düzeni namaz, oruç, hac, zekât ve başörtüsü sanmaktadırlar. Sömürü sermayesi zalimdir ve Kuran’ın ruhban sınıfı içinde tilavet edilmesi çok fazla hoşuna gitmektedir. Oysa İslamiyet’te böyle bir sınıf yoktur. Bunun böyle devam etmesi için de siyaset ayrı bir arenada yürümeli, Kuran rehber olmamalıdır. Tam da onların istediği durum günümüzde mevcuttur. Hangi siyasi parti iktidar olunca ruhban sınıfını kaldıracağım diyebilir? Diyemez. Çünkü oy kaybeder. Kimseye anlatamaz. Kendisi bile bunu kabul etmez. Şimdi bu siyasi partilerin hangisi Allah’ın istediği sistemi getirecektir? Çoğunluğu ele geçirmek için çabaladığında Allah’ın ayetlerini asla ve asla öne süremez. Bunu yapacaklar ve Allah da onlara kendi düzenini mi getirtecek? Aklınız alıyor mu?İlim verilenler olarak ayetler bizim için veridir, ayetlerden bilgiler elde ederiz ve onların ışığında hareket ederiz. Ayetleri önemsizleştirmeyiz, onların değerini biliriz. Geçmişteki çoğunluk demokrasisi uğruna yapılan yanlış uygulamalar bizi ilgilendirmez. Ayetlerden elde ettiğimiz sonuçlar bizi açıkça çoğunluğu reddetmektedir. Çoğunluğu reddeder demek çoğunluk sistemini reddeder demektir. Çoğunluk sistemi içinde iktidar olmayı zaten reddetmektedir. Okuma yazma bilmeyen ümmi nebi resul Medine’de sandık kurularak seçilmemiştir. Başkan olarak biat almıştır. Bu çok açıktır ve ayetle الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْSeninle biatlaşanlar yalnızca Allah’la biatlaşmışlardır. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Fetih 10لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِYemin olsun, Allah ağacın altında seninle biatlaşan müminlerden razı olmuştur. Fetih 18Peygamber Hudeybiye anlaşması öncesinde daha sonra “Rıdvan Ağacı” olarak adlandırılacak olan “Semüre Ağacı” altında biat النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌEy nebi, mümin kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayacakları ve hırsızlık yapmayacakları ve zina etmeyecekleri ve veletlerini öldürmeyecekleri ve elleriyle ayakları arasında uydurarak bir bühtan getirmeyecekleri ve sana hiçbir marufta asi olmayacakları üzerine sana biat etmeğe geldiklerinde onlarla biatlaş ve onlar için Allah’tan bağışlanma iste. Allah bağışlayıcı ve rahimdir. Mümtehine 12Bu ayet kadınların biatını da göstermektedir. Biat başkanın başkanlığını sözleşmesiyle beraber kabul etmedir. Bu ayette kadınların ne yapmaması gerektiği üzerine Peygamberin başkanlığı için biat ve Peygamberin uygulaması son derece açıktır. Sömürü Sermayesinin çoğunluk sistemi mi Allah’ın istediği biat sistemi mi? Çoğunluk sistemini istiyorsanız siyasi partiler içinde çabalayın durun, biat sistemini istiyorsanız insanlara tebliğinizi yapın ve bekleyin. Bu arada Allah’ın düzeni için, Adil Düzen için uygulamalar yapın. Enerjinizi bu çalışmalara verin. Sömürü Sermayesi zalimlerinin istediğini قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاءٍ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا نَزَّلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَHud “Üzerinize rabbinizden bir rics ve gazap vuku bulmuştur. Allah’ın onlara hiçbir güç indirmediği sizin ve atalarınızın isimlendirdiği isimler hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? Bekleyin, kesinlikle ben sizinle beraber bekleyenlerdenim.” dedi. Araf 71Kuran’da pek çok yerde bu intizar emri geçmektedir. Siz hakkı tebliğ edin, size uymazlarsa bekleyin. Hûd da Âd kavmine tebliğ etmiş, onlar da isimlendirdiği isimler hakkında Hûd ile mücadele etmişlerdir. Çoğunluk demokrasisi de isimlendirilmiş isimdir. Allah’ın kendisine hiçbir sultan indirmediği bir isimdir. Âd kavminin yani Akadların durumu günümüze çok benzemektedir. Bize düşen Hûd gibi yapmaktır. Bu sûrenin başlarında İbrahim Peygamberin anlattığı o zamanın en büyük sorunu olan vesenler günümüzün de en büyük sorunudur. Vesenlerin varlık sebebi de isimlendirilmiş isim olan çoğunluk demokrasisidir. Biz tebliğimizi yaparız, “çoğunluk sistemini bırakın, biat sistemine geçin” deriz sonra da intizar ederiz. Bekleyip görürüz ne olacağını. Beklerken de ne vesenlere ne de isimlendirilmiş isimlere çalışırız. Adil Düzenin küçük uygulamalarını yaparak hakkı tebliğ Teşvikiye30 Temmuz 2022M. Lütfi Hocaoğlu Bakara Süresi 115. ayet Meali Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü Zatı oradadır. Şüphesiz Allah ın rahmeti ve nimeti geniştir, O her şeyi Süresi 115. ayet Tefsiri Allahu A’lem, bu Allah’ın Mekke’den çıkartılan, mescidlerinden ve namazgahlarından ayrılan Resulüllah ve ashabına Allah’ın bir tesellisidir. Resulüllah Mekke’de iken Kabe, gözünün önünde olduğu halde Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz gelince on altı veya on yedi ay Beyt-i Makdise yöneltildi. Daha sonra Allah onu Kabe’ye yöneltti. Bu yüzden Allah Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü Zatı oradadır’ b. Ebi Talha, İbn Abbas’dan şöyle nakleder Kur’an da ilk nesih kıble konusunda olmuştur. Zira Resulüllah Medine’ye hicret ettiğinde Allah ona Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılmasını emretti. Medine sakinlerinden Yahudiler buna sevindiler. Resulüllah on küsür ay boyunca oraya yönelerek namaz kıldı. Ancak Resulüllah s..v, İbrahim’in kıblesini arzuluyor, onun için dua ediyor ve göğe bakarak haber üzerine Allah Ey Muhammed! Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu yücelerden haber beklediğini görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey Müslümanlar! Siz de nerede olursanız olun, namazda yüzlerinizi o tarafa çevirin… Bakara 144’ ayetini nazil üzerine Yahudiler şüpheye düşerek Yönelmekte oldukları kıblesinden onları çeviren nedir?’ deyince, bu defa da Allah Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü Zatı oradadır’ ayetini nazil der ki Bu ayet kıbleyi öğrenme imkanları olmadığından, tespit edemeyip farklı yönlere yönelerek namaz kılan bir topluluk halinde inmiştir. Allah bu ayetle onlara Doğular da batılar da benimdir. Siz yönünüzü ne tarafa çevirirseniz yüzüm orada olup sizin kıbleniz de o taraftır’ demek istemiş ve onlara namazlarının geçerli olduğunu İbn Kesir / İbn Kesir Tefsiri Tefsiru’l Kur’an’il Azim / C 1 / bkz 499-502

hud suresi 115 ayet tefsiri